
YAZA DAİR
1) MEMLEKETİM, MUTLU SONLAR OLA!
Gidiyoruz demiştim. Evet gittik. Herkes kendi gidişini gitti. Herkesten kastım, kimine göre şimdilik belki kimine göre ise tamamen Şehr-i Can’dan rızkı kesilmişler. Yiyecek ekmeği, içecek suyu tükenmişler. Ben de onlardan biri. Eyvallah deyip yola çıkanlardan hani.
Hatırladınız mı beni? Çıktığım yollardan bahsetmek düştü bu hafta nasibinize, küçücük köşelerde meram anlatana çok bile.
Biliriz ki yaz ayları yolların ayıdır. Yazları en çok yollar sevinir yazın geldiğine. Çünkü çalışan, çalışmayan, oturan, oturmayan düşer yollara. Yollar o ezeli yalnızlıklarına kısa bir ara verirler. Kışın ağırlığını üzerinden atmak isteyen haber programlarına göre tatilciler, bence nefessizler, iki soluk alayım hevesiyle yola revan olurlar. Üniversiteyi yenice bitirmiş biri olarak bense hem ziyaret hem ticaret, yani hem iş hem eğlence deyip yola çıkanlardan.
İlk durağımız K.Maraş. Memleketim. Sahiplendiğim ve beni sahiplenen tek mekan. Beni seven fakat benim çok da sevmediğim bir şehirden yola çıkıyoruz. Taşınıyoruz, kaplumbağa misali sırtımıza koca bir yük doldurma zamanıdır şimdi. Bütün eşyaları topladık. E dört yılın birikimi kolay toplanmıyor. Koli koli kitaplar, bavul bavul kıyafetler insanı pes ettiriyor ve bir daha asla dedirtiyor. Dört gün süren kol ağrısı taşınan malzemenin varlığını daha bir hissettiryor güçsüz kollarınıza. 1000 km yol gidiyorsunuz kolay değil. Olan sedece size değil taşıdıklarınıza da oluyor. Takım elbiselerinizin canı çıkmış, kıyafetleriniz ütüye hasret gitmiş, kitaplarınız beni bir kitaplığa bırakın der gibi ağlamaktalar. Dayanamıyorsunuz tabi, siz de o eziyetin sonunda gözyaşlarınızı salıveriyorsunuz suratınıza. Kısacık bir ömürden dört yıllık, koca bir pay bırakılmış şehre veda etmek kolay olmuyor elbette. Yaşananaları geride bırakıp yanınıza onca bavulun içine yerleştirdiğiniz kıyafetlerinizden daha ağır bir parçayı koymak ve taşımak takatınızı kesiyor. Yorulmuş olduğunuzu farkediyorsunuz ve bu ağırlığı kimse alamıyor üzerinizden. Sıcağın tuzu yetmiyor, bir de gözyaşlarınız ıslatıyor dudaklarınızı acı acı. Otobüsünüz terminalden kalkmaya hazırlanıyor. Herkes için eller havaya kalkıyor. Bir sağa bir sola ritmik hareketlerle sallanıyor eller. Dostlarınız sizi yalnız bırakmıyorlar yine. Fakat gözleriniz bir eli arıyor, bir an görür gibi oluyor ve heyecanla kaldırıyorsunuz ellerinizi. Kayboluyor sonra. Boşluktaki yabancıya el sallıyorsunuz. Bu düşlerinizdeki yabancı suret. Size hoşçaçkal diyor siz de cevap veriyorsunuz, içinizden hoşçakal diyorsunuz ,içinizden. Çünkü herşey içinizde olup bitiyor ve içiniz kalıyor size bir. Onunla düşüyorsunuz yola, yalnız değilsiniz. Yol arkadaşınızla, içinizle, kendinizi yollara vuruyorsunuz artık.
Geliyorsunuz memleketinize. Şehrin girişnde, bir dağın tepesinde devasa büyüklükte bir camii. ‘Abdülhamit Han Camii’. Salını salını ziyaretçilerini bekliyor. Maraş’ın Sulatanahmed’i. Yabancıları şaşakalıyor, bu insanlar deli mi, niye düzlük duruken dağın tepesine kuruyorlar binalarını diye sormadan edemiyorsunuz. ‘ Sıcak memeleketin insanı böyledir tabi. Yüksek yerler yayla olur .’ cevabını veriyorlar muhataplarınız. Hem ayrıca Maraş’ın insanının akıllığını veya deliliğini kanıtlamaya lüzum yok. Çünkü Maraş’ın akıllısı da çok delisi de. Aradan çok zaman geçmemesine rağmen şehrinizin gelişmiş olmasını umuyorsunuz, fakat nafile. Düzelen tek şey yollarınız. Bir çıkarımda bulunuyorsunuz. Anlaşılan bizim başkan yolcu. Kimse kusura bakmasın. Eskilerin Maraş’ı şimdikinin Kahraman’ı, altını çizerek belirtirim, hala eskisi gibiydi. Her ne kadar adına yakışmayan şehir desem de memleketime sahiplenirim. Hatta benden milliyetçisi de olmaz o konuda. Özellikle de mutfağını hiç bir şeye değişmem. ‘‘Nenemin içli köftesi’’ ni, sumak ekşili zeytinyağlı dolmalarını, kendine özgü tarhanasını, fıstık sarmasını, bıçak kesmeyen dondurmasını, yiyemesem de biberini hiç birşeye değişmem. Özellikle de dondurma. Ben söylemeden siz söylersiniz zaten. Poyrazını unutmuyorum. Geceleri eteğinizi rüzgarda savura savura yürüdüğünüz Trabzon caddesi, verdiği keyifle Trabzon’daki Maraş Caddesi’ne fark atıyor. Maraş Kalesi ise şehri seyretmek için birebir. Daha çıkınca kaleye Sütçü İmamsı bir hava takınıyorsunuz. İki Fransız çıksa da karşımıza kurşunlasak gibi bir his değil elbette ama Yahya Kemal’in Rakofça kırlarının hür havasını tatması gibi bir tat damağınıza değiyor. Fatihane bir zan hissinize hakim. Sanki madalya Maraş’a değil de sizin göğsünüze takılıyor. Hatta özel gün toplantılarında, askeri merasimlerde en önde yürüyen gazilerden biri de sizsiniz.
Yavaş yavaş eviniz beliriveriyor uzun bir yolculuğun ardından. Yemyeşil çamlıkların sonunda koskoca bir taş bina. Ev sizin olduğu için değil siz içindekilere ait olduğunuz için içinizi ayrı bir sevinç ve huzur kaplıyor. Sahiplenilme ve sevilme duygusu. Sanki bütün yorgunluğunuzu attınız üzerinizden. Her dönüş ayrı bir heyecan, hoş bir sürpriz. Evinizin balkonuna ilişiyor gözleriniz. Sabahın nurunda seyreylediğiniz ev çiçekler içinde. Taş binalara savaş açan anneniz nasıl da gururludur şimdi galibiyetinden. Tahmin ediyorsunuz mutluluğunu, daha bir seviniyorsunuz; fakat niyeyse içinizde hafif bir burukluk. Nedenini biliyorsunuz ama kendinize söylemeyerek atıyorsunuz bütün kederi üzerinizden. Bunun yerine sardunyaların kokusunu tercih ediyorsunuz. Çocukluğunuzun en sevmediğiniz, gıcık eden kokusu. Fakat size çocukluğunuzu hatırlattığı için birden kıymete biniyor ‘lökke’ler, sardunyanın diğer adı annemin dilinde. Annenize koşmanıza ramak kaldı, birazdan büyük bir özlemle sarılacaksınız sevgilinize, annelerin annesine. Herkesin annesi kendine sultan. Sultanınız sizi ayakta bekliyor, bir merhaba eli kalkıyor havaya. Anneniz balkonda size gülücükler saçıyor. Koşuyorsunuz, özlem kaçıyor. Koşuyorsunuz, hasret bitiyor. Koşuyorsunuz, kucaklaşıyorsunuz hasretle, ana kucağı hala eskisi gibi, sıcacık ve koruyucu. Sarılıyorsunuz sıkı sıkıya, anenniz ve siz başrollerini oynadığınız bir filmi mutlu sonla bitiriyorsunuz. Her film mutlu sonları hakediyor.
Kendinize bakıyorsunuz bir yazının bitiminde daha. Bunca heyecan dalgası içinde, iştahlı iştahlı anlatımınız yeri geldiğinde buruk yeri geldiğinde sevinçli bir hal alıyor. İçinizdeki gel-gitlerin ne kadar çok olduğuna şaşıramıyorsunuz bile. Kendinizden geçiyorsunuz. Müthiş bir iştahsızlık beyninizde, herşeye karşı. Herşeyden geçiyorsunuz. Bu boşvermişlik üzerine diyecek ne kalıyor ki geriye. Pek keyfim yok bu sıralar. Bu sıralar hiç emniyetim yok . Ve bu yazı hakettiği halde mutlu sonla bitmiyor. Yazdıklarım ve ben, yolun sonunda her ikimizde de aynı mülahaza: Biz birbirimize çok benziyoruz ve bizim filmimiz bıraksın mutlu sonla bitmeyi, vizyona bile giremiyor.
Esra KİRİK hasbihal97@hotmail.com
Yazının Yayın Tarihi: 16 Temmuz 2008 Çarşamba Bu köşe yazısı 589 defa okundu. Toplam 874 kelime
Yazdırılabilir Sayfa Pdf Formatı Arkadaşına Gönder
[ Geri Dön: Esra KİRİK ] - [ Yazarlar İndeksi ]
|